Kronik Dinleyicinin Dramı ve İç Döküşü | Kişisel Blog
Uzuuuuun bir aradan sonra tekrar merhaba dünya 👋🏻 Baştan uyarayım biraz karamsar, bazen intihara meyilli (şaka yapıyorum lütfen yanlış anlamayın) arada da Sylvia Plath esintilerini siz güzide okurlarıma sunan bir yazı olacak. O zaman hiç beklemeden başlıyorum.
Bazen kafamın içinde o kadar mahsur kalıyorum ki dünyada başka insanların da olduğunu unutuyorum ya da unutmak istiyorum. Sanırım ikinci seçenek benim için daha uygun. Çevremden ailemden genel olarak herhangi bir iletişimden kopmak istiyorum. Bunun da nedeni bence insanların benden talepleri olabilir. Bu konuya girmeden önce biraz kendi kişiliğimden bahsedeyim. Genelde çok iyi ve aktif bir dinleyiciyimdir. Karşımdaki ne anlatıyorsa onun o anda ne hissettiğini hissetmeye çalışır bir de üstüne utanmadan kendime dert edinirim. Bu genel olarak gözlemlediğim bir durum. Hani herkesin derdini dinleyen ama konu kendi derdine geldiğinde aslında gerçekten ne hissettiğini ya da içinde ne yaşadığını anlatamayan (ve belki anlatmakta zorlanan), acaba şu an insanları sıkıyor muyum ya da bu konu onları ilgilendiriyor mu diye kafasının içinde onlarca tilki döndüren kişiyim işte. Son zamanlarda bu konu üzerine çok düşünüyorum ve sanırım cevabını bulmuş olabilirim. Belki de sorun benim değildir de karşımdakinindir? Hani bir düşünce, belki? Arkadaşlar ben fikirlerimi süzgecimden 10, 50 bilemedin 100 kere geçirmeyi seven biriyim. E durum böyle olunca haliyle de konuşmam uzun zaman alıyor ya da ağzımdan çıkan kelimeler beni tatmin etmediği için yerine yenilerini bulmaya çalışırken konunun özünü kaçırabiliyorum. Aslında karşıma beni sonsuza kadar bekleyebilecek birini koysanız sorun çözülebilir belki. Bu da bir fikir hemşehrim. Yalan dünyaya sardık hocam bu aralar. Bir de bazen karşımdaki kişi o kadar enerjimi alıyor ki içimden geçenleri anlatmak isteyemiyorum çünkü o son istek taneciği de duruma tavsiye vermekten heba olup uçup gidiyor. Sürekli benden parçalar veriyorum etrafa ve bu parçalar değecek durumlara gidiyor mu emin değilim. Evet, değecek kişilere gidiyor olabilir ama… Bilmiyorum. Tanrım beynime sükunet ver.
Düşüncelerim içinde kaybolmuş gibiyim. Kim olduğumu, hayat felsefemin ne olduğunu, kendim için yeterli olup olmadığımı, ileride ne yapacağımı, yarın ölüp ölmeyeceğimi, fikirlerimin değişip değişmeyeceğini, değişen fikirlerimi sevip sevmeyeceğimi, bu fikirlere maruz bırakıldığımı, çevremdekilerin benim için yeterli olup olmadığını, daha iyisini hakediyorsam buna değer olup olmadığımı, değersem orada kalmak için çalışacağımı, çalışmaya gücüm var mı BİLMİYORUM. BİLMİYORUM BİLMİYORUM BİLMİYORUM. Hiçbir şeyden emin değilim bugün şu dediğim ertesi gün bu olabilir ve bu tutarsızlık ihtimali bile beni çok korkutuyor. Kendimden ve dünyadan emin olmak çok korkutuyor çünkü hayatın beni bir sifon gibi ansızın içine çekebileceği gerçeği… Offf Allahım. Sanırım ilk defa yazarken kendimi bu kadar bıraktım. Çok rahatlatıcıymış. Daha çok yapmayı planlıyorum.
Neyse, ne diyorduk? Heh. Her şey benden bir parça götürüyormuş gibi hissediyorum. Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki aslında. Mesela geçen ay yeni bir bucket liste başladım. Şu ana kadar 4 madde yazdım ve bu bile yapmak istediklerimin ne kadar çok olduğunu göstermeye yetti. Keman çalarken, arkadaşlarımla ve ailemle iletişimdeyken (ki en çok bu bence), ders çalışırken, yemek yaparken… en basit aktivitenin bile benden bir şeyler götürdüğünü hissediyorum. Ve şu an fark ettim sanırım ben dediğim şey zamanım. Zamanımı değersiz şeylere vermek istemiyorum. O anı anlamlı şeylerle doldurmak istiyorum. Anlayacağınız bu aralar karışığım.
Sizin de müsaadenizle efenim bu yazıyı burada bitirmek isterim. Umarım çok karamsar olmamıştır ama biraz da gerçekler değil mi? O zaman haftaya ya da belki 2 güne görüşürüz. Kendimizi bulacağımız günlere…




Yorumlar